e
sv

İsimsiz gecelerin isimsiz çocukları

237 Okunma — 10 Mart 2020 19:13
avatar

Duhan Yalçın

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Gözlerini açtığı ilk anda hiçbir şey hissetmedi. Bakışları netleşene kadar tepesindeki puslu ampulü izledi. Uykusu yeterince açılınca vücudunu hafifçe oynattı. Sol bacağında ve göğsündeki ağırlıkların ne olduğunu görmek için tutulmuş boynunu kaldırdı. Sol koluna sarılmış olan kız aynı zamanda bacağını da atmıştı. Bulunduğu yere hiç yabancı değilmiş gibi yatıyordu. Kumral saçları dağılmış, yüzünü örtüyordu. İnce bacakları ve beli arasında kalan kıvrımlı ve çıkık kalçasında uzun uzun göz gezdirdikten sonra sağ yanına çevirdi bakışlarını. Sarı kahkülü kemikli burnuyla pek uyumlu değildi. Saçları arkasında atkuyruğu şeklinde toplanmış fakat toplandığı zamanla alakası kalmayacak şekilde dağılmıştı. Çok ince olmayan bacakları ve kalçası incecik beliyle, burnu ve kahkülüyle olduğu gibi, pek uyumlu değildi. Elini göğsüne attığı adamı sıkı olmayan fakat sahiplenici bir şekilde tutmuştu. Sağındakini de yeterince inceledikten sonra kimseyi uyandırmamaya dikkat ederek yataktan kalktı. Bir müddet yatağın köşesinde oturup morarmış bacaklarına baktı. Bacaklarından daha çok ağrıyan sırtının da çürükler açısından aşağı kalır yanı yoktu. Ne kadar canı acısa da iyice gerindi. Vücudundan çıkan çıtırtılardan kısa bir şarkı bestelenebilirdi. Yeterince dinlendiğini düşündüğünde ayağa kalkıp yerde yatan insan ve şişe kalabalığının üzerine basmamaya çalışarak banyoya doğru ilerledi. İlerlerken çoğunlukla yere bakıyor, insanlara basmamaya çalışmanın yanı sıra susuzluğunu giderecek bir şeyler arıyordu. Odanın çıkışındaki bira yığınını süzüp kapağı açılmamış bir bira bulunca hafifçe gülümsedi. Yine ses çıkarmamaya çalışarak yığını eşeledi. Odadan çıkıp sağa, büyük bir kare olan hole, döndü. Burada da çıktığı odada olduğu gibi tanımadığı insanlar yerleri kaplamıştı. Anlamlandıramadığı mırıltılar ve kıpırtılardan bazılarının uyanmak üzere olduğunu gördü. Birasını açtı ve kocaman bir yudum aldıktan sonra tuvalete gitti. Yüzünü yıkadı, başı döndüğü için tuvalet deliği hariç her yeri sarıya boyadı, dolapları karıştırdı ve cepleyebileceği herhangi bir şey olup olmadığına baktığı sırada çıplak olduğunu fark etti. Birkaç şeyi bıraktı ve daha az dikkat çekici olanları avucuna saklayıp hiçbir şey olmamış gibi dışarı çıktı. Olabildiğince ifadesiz tutmaya çalıştığı suratı genelde yere bakıyor bazen insanların üzerine basmamak için çok uğraştığını gösterircesine abartılı ifadelerle büzüşüyordu. Çıktığı odaya tekrar girdi. Odanın sol tarafındaki karşılıklı kanepelerin dolu olduğunu görünce kalktığı yatağın ucuna oturdu. Ağrı içinde olan vücudunu ve eklemlerini umursamamaya çalışarak birkaç adım ötedeki kıyafet yığınına uzandı. Pek de uzun olmayan bir arayışın sonunda kendinin olma ihtimali en yüksek olan birkaç parça şey toplamıştı; boxer, pantolon, çorap, atlet ve yünlü bir sweat. Pantolonun biraz düşük olmasından kendisininki olmadığını anladı. Yığını tekrar kurcalayarak başka bir pantolon buldu. Kemerini çıkardı ve kendininkine taktı. Yarısını içtiği birasının geri kalanını tek dikişte bitirdi ve cüzdanıyla telefonunun nerede olduğunu düşünmeye başladı. Geceyi hatırlamasına yardımcı olmayan hafızası bulanıktı. Parça parça hatırladığı gecede telefonunu aradı. Cüzdanın pek önemi yoktu. Hâlihazırda kullandığı sahte kimlik kaybolursa sorun olmazdı. İçindeki paranın en az iki katını bir gecede kazanabilecek potansiyele sahipti. Oturup düşünmenin bir işe yarmayacağını anlayınca aklına ilk gelen yere, yastığın altına, bakmaya karar verdi. Kalın bacaklı kızın üzerinden geçerken iş yaparmış gibiydi. Ağırlığını olabildiğince eşit dağıtıyor, kızı çok hareket ettirmemenin yanı sıra dokunmamaya da dikkat ediyordu. Sessizliğin anahtar olduğunu bildiği için kolunu veya ayağını koymadan önce birazcık bastırıyor, gıcırtılara karşı önemlini alıyordu. Telefonunu yastığının altında bulduğunda yüzünde hiçbir ifade değişikliği olmadı. Sadece “Kafam hala çalışıyor.” Dedi mırıldanarak. Ayağa kalkıp son bir defa elindekileri kontrol ettikten sonra holü geçip kapıya yöneldi. Diğer odalardan bir şeyler cepleme dürtüsüne karşı gelmek ne kadar zor olsa da enerjisi olmadığı gerçeğini göz önüne almalıydı. Kapıyı açtı ve rutubetli apartman havasının içeri dolmasına izin verdi. Kapının önündeki ayakkabı kalabalığının içinden uyumlu ve göz kararı ayak numarasına göre bir çift seçmeye çalıştı. Ayakkabıyı giymek için eğilirken ağrıyan her bir hücresine sövdü. Hemen sol yanında montunu üzerine örtmüş bir çocuk kıpırdanınca dikkati üzerine çekti. Zorlanmadan montu çekip aldı. Üzerine tam oturmuş olmasına şaşırdıysa da bu kısa sürdü. Elindeki bira şişesine baktı. Çöpe kadar taşımak kulağa çok yorucu geldiğinden koridordaki duvara fırlattı. Gürültüyle parçalara ayrılan şişenin uç kısmı yerde birkaç defa sekti. Birkaç bağırış, bazı sözcükler işittikten sonra memnuniyetle kapıyı tüm apartmanın duyacağı şekilde çarparak aşağı inmeye başladı.

Hava beklediğinden soğuktu. Kapalı havadaki bulutlar yağmur taşıyamayacak kadar açık renkliydi. Daha ilk karın düşmesine en az iki hafta vardı. Homurdanarak etrafını incelemeye devam etti. Çıktığı apartman beş katlı, etrafı çitlerle çevrili fakat site olamayacak kadar küçük bir yerdi. Apartmanın karşısında inşaat halinde olan koca bir dikdörtgeni andıran yapının iş merkezi olması planlanıyordu. Sol tarafındaki petrol istasyonunun girişi otobana bakıyor, pek işlek gözükmüyordu. Sağ tarafında ise aşağıya uzanan bir yol ne kadar tepede olduklarını gösteriyordu. Yolun aşağısı da bir otoban misali şehre doğru kesilmeden ilerliyordu. Sabahın ilk ışıkları şehri aydınlatırken öğle olmadan ışık alamayacak yerler de belli olmaya başlıyordu. Sıra sıra dizilen gökdelenler arkalarındaki mahallelerin güneş ışığı keserek orada yoklarmış gibi davranıyorlardı. Bazı yerlerde neredeyse iç içe girmiş evler kümeleniyordu. Bahçe kapısından çıktı ve ceplerini yoklamaya başladı. Montun cebinden tek dal kalmış sigara paketi ve çakmak çıkmıştı. Pantolonun ceplerinde bol bol sarılmamış ot, küçük bir paket Tina, birkaç yüz lira ve birkaç tane ekstazi çıkmıştı. Sırtını sokağa dönerek uyuşturucuları montun iç cebine koydu ve şehre doğru inen yolu yürümeye başladı. İlerideki durağı görünce biraz rahatladı. Şimdilik, en azından bu gece, hiç işe çıkmak istemiyor bu yüzden parasıyla birkaç gün geçinebilmesi gerekiyordu. Sol cebinde bulduğu parayı saydı. Üç tane yüzlük en az dört gün yeterdi. Derin bir nefes verdi ve duraktaki birkaç insanın tacizci bakışları altında şehre giden otobüsü beklemeye koyuldu. Aynı bakışı otobüs şoföründe de görünce nasıl görünüyor olabileceğini düşündü. Dağınık saçlar, morarmış gözaltları, şişmiş dudaklarıyla birkaç gündür kesmediği sakalı ve daha görüntüsüne pozitif yönde katkıda bulunmayan bir sürü şey. Montun kapüşonunu kafasına geçirdi ve insanları çok umursamadan yolculuğun çabucak bitmesini diledi.

Şehir merkezine geldiğini çalan kornalar ve arabanın sert frenlerinden anladı. Öne düşmüş kafasını eliyle destekleyerek geriye yatırdı. Tutulmuş boynu etrafı sadece bakışlarıyla incelemesine izin veriyordu. Buğulanmış camı sildikten sonra gözünün ucuyla dışarıyı taradı. Dip dibe duran arabaların farları açıktı. Önceden yağmışsa da şimdi durmuş olan yağmur açıktaki her şeyi ıslatmıştı. Meydanın ortasındaki heykelin her zamanki açık siyah tonlarını hafif yeşil bürümüştü. Yan yana duran birkaç adamın omuzları ve kafaları kuşların uğrak yeri olduklarını bildirircesine bembeyazdı. Heykellerin kim olduklarını hatırlamaya çalıştıysa da pek başarılı olamadı. Zaten çok da önemsemezdi maziyi anmak ve yüceltmek için yapılan modern çalışmaları. “Geçmiş, ders alınmaktan öteye gitmemeli.” Dedi mırıldanarak “Geçmişini yaşamaya çalışarak ve onu yücelterek elde edeceğin tek şey anlık gurur ve mutluluktur. O an geçtikten sonra, diğerlerinin arkasında kaldığını gördüğünde yeterince akıllıysan bu dersi çıkarırsın.” Cümlesinin sonralında doğru gerildiğini ve kendi kendine nutuk çektiğini görünce derin bir nefes alıp dışarıyı süzmeye devam etti. Yuvarlak meydanda birkaç simitçi haricinde kimse yoktu. Meydana bağlanan toplam 4 yol vardı. Her birinde bir giriş bir tane de çıkış bulunuyordu. Yollardan arta kalan alanlar çok çeşitli dükkânlara ev sahipliği yapıyordu. Genelde apartmanların içinde olan dükkânların tabelaları uzaktan bakılınca gökkuşağına benziyordu. Bazı tabelası olmayan, hatta varlığı bile bilinmeyen, yerler de vardı. Genelde ‘baytar’ olarak adlandırılan bu kişiler illegal her türlü sağlık sorunuyla ilgilenirdi. Otobüs yine sert bir frenle durdu. Tıslayarak açılan kapıdan içeri hücum eden soğuk hava dalgası pis havayı da yanında getiriyordu. Tutulmuş ve ağrıyan kaslarına çok aldırış etmemeye çalışarak ayağa kalktı ve baytara doğru yol almaya başladı.

Asansörün düşme tehlikesini göze alamadı ve merdivenleri kullanarak ikinci kata çıktı. Kapıyı ritimli tıklattı, tak taka taka tak, ve bir adım geri çekilerek kapı dürbününün hizasında olduğuna emin oldu. İçeriden gelen düşen eşya sesi tüm apartmanda yankılandı. Biraz daha bekledikten sonra tam kapıyı tekrardan çalmak üzere adım atacaktı ki kilit sesiyle hemen eski yerine döndü. Geçmişte kapı açıldığında gereğinden yakında duran birkaç adamın başına gelen kötü olaylara şahit olmuştu. Kapı dürbününü koruyan plakanın şıkırdama sesi duyuldu. Kilitler açıldıktan sonra kapı hafifçe aralandı. Önce önü ve ortası kel bir kafa ardından kocaman gözlükler azıcık açılmış kapıdan dışarı taştı. Bir müddet adamı ve çevresini süzdükten sonra hızlıca içeri çekildiler. Ardından kapı ardına dek açıldı. Zaman kaybetmeden içeri giren adam etrafın dağınıklığını görmezden geldi. Yere bakmadan adımlarını ezberden attı. Kocaman salon iki parçaya ayrılmıştı. Girişi geniş bir koridor gibiydi. Sağ tarafa kıvrılması gereken koridor mavi bir perdeyle örtülmüştü. Perdenin arkasında bir dişçi koltuğu ve birkaç tane mayo masası vardı. Yerleri halı gibi kaplamış ekartörler tanıdık bir manzaraydı. “Hala dağınıksın.” Dedi adam hafifçe gülümseyerek. Gözlerini kırpıştırıp neyi kastettiğini anlamaya çalışan kel adam duraksadı. Sonrasında söyleneni anladı ve ani bir endişeyle yerdekileri toplamaya girişti. Kolları dolduğunda etrafına baktı. Bu çabanın sonuçsuz kalacağını ve uzun bir iş olduğunu fark etti. Kucağına doldurduklarını bıraktı ve verdiği derin bir nefesle mavi örtülü yeri işaret etti. Ağır adımlarla ilerleyen adam koltuğun etrafını saran tekerlekli masaları kenara itti ve koltukta kan olmadığından emin olunca ağrıyan eklemlerinin varlığını unutmayı tekrar deneyerek masaya oturdu. Biraz rahatlamayı umarak koltuğa yerleşti ve gözlerini kapadı. Çok geçmeden perdenin açılma ve kapanma sesini duydu. “Nasıl gidiyor Dars.” Dedi kel adam. Sesi inceydi ve görüntüsünü tam olarak yansıtıyordu. Zıplayarak oturduğu sandalyesinin altındaki kolu birkaç defa çekti. Koltuktaki adamla göz göze gelmişti. Hafifçe öne düşen gözlüğünü düzelttikten sonra meraklı gözlerle adamı izlemeye başladı. Derin bir nefes alan Dars vereceği cevabı düşündü. “Hiçbir değişiklik yok şu kepaze hayatımda. Sadece şu sıralar daha az işe çıkıyorum.” Dedi nadir gülümsemelerinden birini göstererek. “Öyleyse neden buradasın?” koca gözlüklerinin ardındaki gözlerini kırpıştıktan sonra koltuğa doğru eğilen Gafas endişeli gözüküyordu. “Kontrol.” Gülümsemesini sürdürdü “Gece pek net değil ve normal olmayan ağrılarım var. Ölmediğimden emin olmak istiyorum.” Sözünün sonunda kendisine yaklaşmış olan adamın elini tutmuştu. “Gafas bunun kurallara aykırı olduğunu biliyorum” dedi Dars karşısındaki adamın konuşmasına fırsat vermeden “ ama bu dostuna bir istisna yapabilirsin. Lütfen?” dedi kafasını yalvarırcasına sağa yatırdı. İç geçiren adam tekerlekli koltuğunu biraz uzaklaştırarak ellerine baktı. Çok geçmeden bakışlarını saate çevirdi. “Bahanen hazır mı?” dedi bakışlarından tedirgin olduğu rahatça anlaşılıyordu. “Sen ona kafa yorma.” Sol kolunu kaldıran Dars dirseğini gösterip kopmuş gibi yaptı. Tıslayarak gülen Gafas özlem ve gurur dolu bakışlarla Dars’ı süzdükten sonra sandalyesini tekrar koltuğa yaklaştırdı ve muayenesine başladı.

“Fazla hırpalanmış olman dışında hiçbir sıkıntın yok.” Dedi bacaklarındaki morlukları da gözden geçirdikten sonra. Merakının geçmediğini hekimin suratına yaklaşarak gösteren Dars daha fazla şey öğrenmek istiyordu. Sahte bir bıkmışlıkla iç çeken adam sandalyesini iterek biraz uzaklaştıktan sonra tekrar söze başladı. “Kırık göremiyorum ama fazlaca iç kanaman var. Organlarına yakın yerlerde olmadığına şükret.” Sandalyesini tekrar yaklaştırdı ve bacağındaki morluklardan birine başparmağıyla bastırdı. Kısa bir bağırışla bacağını çeken Dars kötü bakışlarla kel adamın şişe camı gözlüklerine bakarken adam söze devam etti.” Kanaman çokça kaslarında. Sırtın kadar kötü olmayan bacakların uzunca bir süre ağrıyacak. Sırtınsa haşat durumda. Uzun buz kompresleri uygulaman gerekecek.” Kafasını biliyormuşçasına sallayan Dars biraz rahatlamış görünüyordu. Koltuğundan inmiş yerdeki dağınıklığı toplamaya girişen Gafas’ın suratı asıktı. Yerdeki mayo masalarından birini kaldırdı. Etraftaki ıvır zıvırları çarparcasına masanın üzerine koydu. Gözleri sık sık yerdeki kurumuş kan lekelerine takılıyordu. Bir şey söylemek için nefes alıyor ardından düşüncelerini toparlayamayıp geri veriyordu. Sessizliğe ve Gafas’ın bu haline daha fazla dayanamayan Dars konuşmanın iyi olacağını düşündü. “Kötü hissetmene gerek yok. Gitmem gerektiğini ve nasıl bir riske girdiğini biliyorum. İşinin gereği bu.” Koltuktan kalktı ve çömelmiş olan adamın yanına gitti. Elini omzuna doladı ve kendine doğru çekip sıktı. Küçük adam hiç zorlanmadan diğerine sarıldı ve Dars kollarının altındaki hıçkırıkları hissedince kıpırdamama kadarı aldı. Bir müddet sonra zorla duyulacak kadar ince ve kısık bir ses konuştu. “Kimseyle görüşememek çok üzücü. Bu bile hevesimi kıramadı ama kalbim paramparça. Bu kadar kısıtlayıcı olduğunu bilmiyordum. Çok fazla şey bilmek ve bunlar kimseyle paylaşmamak beni yoruyor. O kadar çok yoruldum ki bazen kaçmayı bile düşünüyorum.” Sözleri aniden son bulurken aklına bir şey gelmiş gibi kafasını kaldırıp Dars’a baktı. “Biraz birikimim var. Bu ülkeden defolup gitsek ne olur? Sen de biraz para biriktirirsen oldu bu iş.” Kafasını sallayan Dars bunu ciddi anlamda düşünürmüş gibi yaptı. Derin bir nefes alıp ayağa kalktı ve kapıya doğru yöneldi. Küçük adımlarla onu takıp eden Gafas konuşmak için genzini temizlediyse de küçük bir mırıltıdan başka bir şeyler söyleyemedi. Kapının eşiğinde bir müddet bakıştılar. Gözlerinde özlemle andıkları yıllar vardı. Tekrar dönmek için pek çok şey verebilecekleri yıllar…

Binadan dışarı çıktı ve aşağı doğru uzanan yolda ağır adımlarla ilerlemeye başladı. Kapalı hava zaten renksiz olan sokakları açık birer hapishaneye çeviriyordu. En azından çevresinde gördüğü buydu. Asık suratlar ya yere ya da telefona bakıyordu. Kısa süren gülüşler aniden kayboluyor, en gürültülüsü sadece bir kıkırdamadan ibaret oluyordu. Dars’ın keyfini bozan tek şey etrafındaki asık suratlardı. Bazen yanından geçtiği kişilerin havadan şikâyet ettiğini duyuyorsa da neredeyse hiç etkilenmiyordu. Gri bulutlar gökyüzünü tek parça halinde sarmıştı. Etrafından geçen kalabalığın aksine kafasını yukarı kaldırmış onları izliyordu. Sabit duruyormuş gibi görünmelerinden ayrı bir zevk almasına karşın suratı ifadesizdi. Eve gitmeyi düşündü. O an uymak harika bir çözüm gelmişti her şeye. Adımlarını hızlandırarak eve yürüdü.

Uyandığında ağrılarından hiçbir şey kaybetmediyse de daha dinç hissediyordu. Perdesini hafifçe çekiştirerek yolda gördüğü kara bulutlarla tekrar karşılaştı. Kapalı ortamlardan çocukluğundan beri nefret ediyordu. Pencereyi açtı ve içeri temiz hava dolarken üzerini değişti. Gece daha çökmeye başlamadan kendini sokaklara atmıştı. Çocukluğunun geçtiği ara sokaklara göz gezdirerek amaçsızca yürüdü. Döndüğü herhangi bir köşede zamanında soymuş olduğu bir dükkân, herhangi bir kahvede dolandırmış olduğu bir amcayı görüyordu. “Madem maziyi anıyoruz tam analım.” Diyerek mırıldandı kendi kendine gideceği yere karar verdikten sonra.

Karşısındaki yer barlar caddesindeki en gösterişsiz bar olabilirdi. Etrafındaki ışık dolu tabelaların arasında yakından bakılmadıkça karanlık bir boşluğa benziyordu. Açık pembe neondan olan tabelası sadeydi. Ne etrafında içeriyi gösteren yanıp sönen ok işaretleri ne de dudak resimleriyle özdeşleşen yarı çıplak kadınlar vardı. Elleri ceplerinde, kapüşonu başındaki adam inceydi. Kafasını yere eğmiş olmasına rağmen gözleri sokaktaki ayakları ve gölgeleri tarıyordu. Ağır adımlarla siyahlığa yürümeye başladı. Barın uzun koridorunda resimler asılıydı. Dali, Gogh , Kahlo… Bir sanat galerisinden farksız olan koridor loş ışıklarla aydınlatılmıştı. Koridorun sonundaki hol masalar ve sandalyelerden oluşmuş bir duvar gibiydi. Fazla müşteri alabilmek için olabildiğince çok sandalye sığdırılan alan hiçbir zaman rahat hareket edilebilen bir yer olmamıştı. Masa ve sandalye keşmekeşi arasından sıyrılıp köşede, kapıyı gören bir yer buldu. Çok geçmeden garsonlardan biri geldi ve ne istediğini sordu. Suratından ve duruşundan sadece garson olmadığı kolaylıkla anlaşılıyordu. Kapüşonunu çıkarmış olan adamın kafasında bu sefer şapka vardı. Elini kaldırdı ve işaret parmağını dik bir şekilde masaya bastırdı. Eski hoparlörlerden çıkan müzik geçmişte çalan metal parçalara kıyasla daha sakin gitar sololarından oluşuyordu. Biraz geç gelen birasını yudumlarken kendini müziğe bıraktı. Müziğin saçlarında, parmaklarının arasında dolaşmasına ve sırtından sarılan bir kadın gibi sarılmasına izin verdi. Tahta zeminde koşuşturan adımlarla daldığı hülyadan çekip çıkarıldı. Kafasını kaldırıp etrafı izledi. Gözüne takılan ilk ve son şey siparişini alan çocuğun koşarak dışarı çıkmasıydı. Sebebini birkaç saniye düşündükten sonra neler olduğunu anladı. Aceleyle şişesini de alıp çıkışa koştu. Koridordan çıkıp sağa dönerken yakaladığı çocuğun arkasından seslendi. Koşmaya devam ederken kendine, özellikle dikkatsizliğine sövüyordu. Bardan çıktıktan sonra hızlıca etrafına göz attı. Kimseyi göremeyince bir nebze rahatladıysa da tetikte kalmaya devam etti. Duyabileceği her sesi duymaya, her karanlığın içinde siluetler seçmeye çalışıyordu. Sonunda garson çocuğu gördü.  Eliyle barı göstererek birkaç adamla konuşuyordu. Konuşma bittiğinde hepsi aynı yere bakıyordu. Çocuğu itip koşmaya başlayan adamlar uzun boylu ve yapılıydı. Ani bir refleksle sağa doğru koşmaya başlayan adam hala şişeyi bırakmamıştı. Olabildiğince ara sokaklara yakın gidiyor, her an yaklaşmakta olan adamları sık sık kontrol ediyordu. Yine arkasına baktığı bir an kendini sokak lambasıyla göz göze gelmiş buldu. Kafasını kaldırıma çarptığında nefes de alamadığını fark etti. Yerde büzüştü, büküldü ve nefes alabilmek için her hareketi denedi. Yerde şekilden şekle girerken kaldırıma çarpan ayak sesleri adım adım yaklaşıyordu. Yavaşça doğrulurken eliyle yerdeki şişeyi arıyordu. Bulduğunda doğrulmayı bıraktı ve darbeyi vuranın kim olduğunu görmeye çalıştı. Kaldırım taşlarına vuran adımlar daha da yaklaşırken adamın arkasında olduğunu düşündü. Ani bir hareketle kollarından güç alıp geriye fırladı ve şişesini de gerisingeri savurdu. Camın ve kemiğin kırılma sesi birbirine karıştı. Suratı çarpılmış adamın çenesi normal olmayan bir açıyla eğilmişti. Savurduğu darbenin etkisiyle ileri sendeleyen adam cam kırıklarının üzerine düşmekten son anda kurtuldu. Ayağa kalkıp arkasına bakmak üzere döndüğüne gördüğü ilk ve son şey kocaman bir yumruk oldu. Ne olduğunu anlamadan koltuklarının altından tutup çekiştiren iki el ayakta durmasına yardımcı oldu. Görüşünü odaklayabildiğinde yerdeki kırmızılıklar dikkatini çekti. Sürekli büyüyen bir göl gibiydi. Şapkasını çıkardıklarında kafasını yalayan serin rüzgâr biraz üşümesine sebep oldu. Sert ve sıkı bir el saçından tuttu ve ittirdi. Elinde olmadan geriye giden kafası yüzünü açıkta bırakmıştı. Bulanık olan görüşü adamın yüzünü tam seçmesini engelliyordu. “Ünlü yankesici” dedi kastan gömleği patlayacakmış gibi görünen ve sert bakışlı adamlardan biri. Hafifçe eğilerek yüzü kan kaplanmış adamla göz göze gelmeye çalıştı. “şimdi kesilmek üzere. Benden ve bu şehirden çaldıkların, dolandırdığın insanlar, aldığın masum canlar… Hepsinin intikamı şimdi alınacak.” Hırstan ve öfkeden kızarmış yüzündeki gözler teması kaybetmiyordu. Sonrasında bakış açısına başka biri daha girdi. Elinde ışık saçan bir dikdörtgen tutuyordu. Bunun telefon olduğunu anlaması biraz sürdü. Ve o an neler döndüğünü tam anlamıyla anladı. Gülümsedi. Gülümsemesi şiddetlendi. Küçük bir kıkırdamadan başlayan gülüş şimdi histerik bir kahkahaya dönmüştü. Burnundan akan kanların arasında görünen beyaz dişleri açık bir yaradaki kemiğe benziyordu. Karşısındaki suratta öfkeden eser kalmamış korku yüzeye çıkmıştı. Kafasını odaklandığı bir şeyden ayırmak istermişçesine kafasını salladı ve kameraya baktı. Elini beline attı ve tam kavrayamayacağı kadar büyük bir sustalı çıkardı. Düğmesine basınca elinin hafiften sarsıldığını görünce gülüşünün arasına kesik koca bir kahkaha sıkıştırdı. Gülmesi ancak üçüncü bıçak darbesinden sonra, ağzı kanla dolunca ve birazını kusunca, kesildi. Beşinci yara açıldığında ancak yanmayı hissetmeye başlamıştı. Acı ince ve uzundu. Biraz da şimşeğe benziyordu. Sekizinci darbede balyoza benzemeye başlayan acı kalınlaşmaya başlıyordu. Midesindeki asidin ağzını yakmasıyla acının vücuduna yayıldığını hissetti. Artık ağırlığını veremediği ayakları kendini bırakmış, yanındaki adamları tutan kolları artık daha az sıkıyordu. Karnını saran sıcaklıkla daha da gevşedi. Artık acı çok ağır gelmiyor, üzerinden buharlaşan bir su gibi hafiflemesini bile sağlıyordu. Ciğerlerini doldurabildiği kadar doldurdu. Yarısında canı yanınca durdu. Ciğerlerindeki havayı hissetti. Son anları olduğunu kaldırım taşları bile söylüyordu. On ikinci kesik de oluştuğunda yer çekiminin kendisini kucakladığını hissetti. Kaldırımlara sarılırken etrafındaki hava en yumuşak yorgandan bile rahattı. Kaldırımları öpüşecek kadar tanımadığı için kaslarındaki son enerjiyle sırtüstü döndü. Yerin soğukluğunu hissettiğinde önce küfür edecekse de durdu. Karnındaki sıcaklık sırtına yayıldığı için rahatlamıştı. Sokak lambasının ışığına savrulan bir saç gördü. Onu takip ettiğinde hayatının anlamı olan o kızıl saçların altındaki yeşil gözleri kendisine bakarken buldu. O gözlere ilerlerken bir el silah sesi duyuldu. Kafasından akan kan saçlarıyla buluşunca saçlarının ucundan yayılıyormuş gibi gözüküyordu. Kızıl saçlarıyla yerde uzanmıştı. Dehşete kapıldı. Harekete geçmek için ilerleyecekken ne olduğunu, nerede olduğunu ve durumunu hatırladı. Tekrardan kıkırdadı. Kapamak istemese de  kapanan gözleri bir anlığına bulabileceği huzuru arıyordu hala.

Sıradaki içerik:

İsimsiz gecelerin isimsiz çocukları