e
sv

Romanın Belirleyicileri

76 Okunma — 16 Mart 2020 18:37
avatar

Veysel Tekelioğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

1.Yapı

Philip Stevick: Düşünce ve dinlenmeye fırsat veren boşluklara sahip olmayan romanlar, büyük denizler ve uçsuz bucaksız sahralar gibidir, gözü ve ruhu yorarlar…Uzun romanlar bölümleri sayesinde hırpalanmadan okunurlar.

Romanı diğer edebi eserlerden ayırt eden en önemli özelliği bütünlüğüdür. Bir bütünlük içinde okura sunulmayan öykülere roman demek zorlama olacaktır. Bir varlığın ayağa kalkması için iskelete ihtiyacı vardır. Onun için edebiyatçılar öyküyü kemiksiz bir yığına, romanı ise iskeletli bir varlığa benzetmişlerdir. Romanlar için giriş, düğüm, dönüm, çözüm ve sonuçtan oluşan ve herkesçe bilinen kalıplar geliştirilmiştir. Romana nasıl girileceği, nasıl geliştirileceği ve sonuçlandırılacağı romanın başarısı için olmazsa olmazlarındandır. Giriş, okuru yeni bir âleme davet kapısıdır.

Romanda karakterlerle ilgili çatışmaların, beklentilerin, romanın başından sonuna kadar ve sadece son bölümde sonuca bağlanacak şekilde bir yapı bütünlüğü içinde geliştirilmesi esastır, ancak bunun illaki bu şekilde yapılacağına dair bir zorunluluk da bulunmamaktadır. Birçok yazar romanın girişini geliştirmeden, karakterleri tanıtmadan romanın ortalarına ait bölümleri başa çekmekte ve geri beslemelerle romanı hikâye etme yoluna gitmektedir. Bu yöntemle roman beklentinin çok üstünde etki yaratmakta ve okuru romana kilitleyebilmektedir. Lakin bu giriş şekli, büyük bir riski de beraberinde getirmektedir. Şayet şaşırtmalı giriş, başarılı bir şekilde yapılmazsa hikâye etmede başarısızlık ve dağınıklık kaçınılmaz olacaktır.

  1. Sosyoloji
Samuel Johnson’dan Karl Marx’a ve Lionel Trilling’e kadar farklı alanlardan gelen gözlemcilere göre roman bir orta sınıf edebiyatıdır.

1800’lü yılların sonuna kadar edebiyatçılar şiiri aristokratik sınıfa ait bir edebiyat türü olarak görürken romanı orta sınıf, aşağı sınıf edebiyatı diye kale almayıp ihmal etmişlerdir. Bunda düzenbaz, dalavereci, ancak becerikli ve kurnaz kahramanların maceralarını işleyen pikaresk de denilen macera türü romanların etkisi büyüktür.

Hâlbuki orta tabakaya ait okur kitlesi davranış ve ahlaki değerler konusunda çok hassastır. Orta sınıf hem alt hem de üst tabakanın sosyolojisini içinde barındırmaya müsaittir. Her iki tabakayla da geçişkenlikleri ve bağlantıları vardır. Alt tabakanın üst tabakanın sosyolojisini; üst tabakanın da alt tabakanın sosyolojisini taşıdığını ve yansıttığını iddia etmek mümkün değildir.

Birbirine uç bu iki küçük tabaka arasında çok büyük çapta bir orta tabaka durmaktadır. Bu bakımdan roman yazarları eserlerinde orta tabakanın sosyolojisine dayanmalı, onların davranışlarını yansıtmalı görüşü öne çıkmaktadır.

3. Kahraman

William Makepeace Thackeray’ın “Gurur Pazarı” adlı eserinde olduğu gibi roman kahramanı, her okurun tahayyülündeki efsanevi varlığını sürdürmelidir.

Thackeray, Gurur Pazarı (Vanity Fair) adlı eserine, “Kahramansız Bir Roman” adını verse de şu ilke hiç unutulmamalıdır: Hiç kimse kendi yeteneklerine sahip bir kahramanın veya insanüstü yeteneklere sahip destansı bir kahramanın maceralarını anlatan bir romandan zevk almaz. Kahraman herkesin olmak istediği, başarabileceği, hayal kurabileceği karakter ve yeteneğin ötesine geçmemeli, aşağısına da inmemelidir.

  • 4.Felsefe
Felsefi derinliği olmayan romanlar, okura şiddet uygulayan zalimler gibidir.

Jan Watt’ın, “Romanın Doğuşu” (The Rise Of The Novel) adlı eserinden sonra romana, bir fikir atmosferinin mahsulü olduğunu söylemek âdetten olmuştur. Bu felsefi yönelim bireysel tecrübeye önem vermiş, evrensel insan tecrübesine inanmamış, gözlemle kazanılan tecrübeyi, fikirlerin şekillendirilmesini sağlayan bir araç olarak ele almıştır.

Roman yazarları psikolojik ve kültürel devinimlerin, bireysel deneyimlerle birlikte var olabileceğini savunan varoluşçu felsefenin temsilcisidirler. Varlığın insandan bağımsız olduğunu savunan varlık felsefesini romana yansıtmak hem romanı çok somut yapacak hem de okuru sıkacaktır.

Henry James’tan gözleme dayanan varoluşçu felsefi yaklaşıma şu metin örnek olarak gösterilebilir: Mutlu olabilmek için insanın başkalarının yaşamından ne çok şey almak zorunda olduğunu, o zaman bile mutluluğa erişemediğini düşündükçe kendimden tiksiniyorum… Bu da gösteriyor ki almak insana hiç mutluluk getirmiyor. Güvenilir tek şey vermektir. İnsanı en az aldatan budur.

  • 5.Konu
Romanlara dikkatlice ve biraz da şüpheci bir gözle bakıldığında her konunun, uzak ya da yakın, tarihî bir zemine oturduğu görülecektir.

Her ne kadar bazı eleştirmenler konunun, romanın inşasında belirleyici olamayacağını ileri sürmüşlerse de konunun önemli bir belirleyici olduğu su götürmez bir gerçektir. Romanın belirleyicilerinden biri olan konu, “düş” ile “gerçek” arasındaki bir zemine oturtulduğu takdirde ikisinin arasındaki fark, okurun romanın özüne daha kolay ulaşmasını sağlayacaktır. Gerçeği yansıtmayan hayal ürünü bir romanın, okuru romandan koparabileceği, gerçekçi bir romanın da okuru sıkacağı bilinmelidir.

Düşsel romana, Norman Matson’un bir cadıyı örnek alan “Fletcher’s Magic” adlı romanından bir misal verilebilir: Büyücü olduğunu söyleyen bir kız, kahvede Fletcher’e bir yüzük verir. Fletcher bu yüzükle istediği her şeyi elde edebilecektir. Önce güzel bir kadın dilemeyi düşünür ama kimlik sorununu çözemez, vazgeçer. Para dilemeyi düşünür, fikir başta cazip gelir ama kaç para isteyeceğine karar veremez. Paranın miktarını artırdıkça para istemenin sonu tatsız bir çılgınlığa dönüşür. Ondan da vazgeçer ve uzun bir ömür dilemeyi düşünür, lakin onun da sonu korkunçtur. Kaç yıl? Yüzüğü kendine veren kıza benzeyen bir kadın yanaşır yanına, “Sevgili çocuğum, mutluluk dile.” der… Fletcher yüzüğe dokunarak kendi sesini işitebilecek bir şekilde, “Mutlu olmak istiyorum, sonsuza kadar.” diye fısıldar. “Mutlu olma.” sözü, sert çakıl taşları gibi hayal gücünün dökme çanına çarparak tatlı yankılar yaratır. Ama “sonsuza kadar” sözü karşısında Fletcher göğüs geçirir, sözün yumuşak hantallığı karşısında neşesi kaçar. Düşündükçe zihninde, içine bıkkınlık salan bir ses çınlar durur. “Sonsuza kadar mutlu olmak mı?  Hayır!”

Bu örnekte yazarın, hem büyü hem de sağduyu dünyasına ait sözcükler kullanarak iki dünyayı birbirinin içine soktuğu görülmektedir.

Dorothy Van Ghent, “İngiliz Romanı: Şekil ve İşlevi” (The English Novel: Form and Function) adlı eserine, “Romanın konusu, insan ruhunun gelişme süreci içindeki beşeri ilişkilerdir.” diyerek başlamıştır.

E. M. Forster, “Elbette bir romanda geçebilecek her şeyin hayatla tutarlı olmasını beklememeli okur. Romanda düşsellik yazarın doğaüstü olay ya da insanüstü durumları en iyi biçimde okura vermesidir…” demiştir.

Murat Gülsoy, “Nasıl oluyor da… resimsiz romanı okurken resimli kitaplardan aldığım zevkin çok daha fazlasını alabiliyorum; gözümü kapatmama gerek olmadan bir rüyanın içinde pırıl pırıl hayaller görebiliyorum… Okurlar metni okuyarak ve yazarak; bir başka deyişle okurken tekrar yazarak… metni… belki de daha çok kendi zihinsel durumlarını dönüştürürler.” diyerek düşün önemini vurgulamıştır.

Murat Gülsoy, “Bir öyküyü ya da romanı okurken satırlardan zihnimize sızan ve orada başka bir dünyanın kurulmasına neden olan şeyin ne olduğunu çoğu zaman anlayamaz, okuduğumuz metnin bir metin olduğunu unutarak zihnimizin gözüyle görmeye başladığımız bu sanal dünyanın olaylarına ve kişilerine kendimizi kaptırırız.” demiş ve eklemiştir. “Hayal etme yeteneği sınırsızlıkla karşılaştığında gücünü yitirmeye başlar.”

  • 6.Kültür
Belli bir kültüre dayanmayan bir romanın inşa edilmesi mümkün değildir.

Romanın belirleyicilerinden olan kültürün, bir bütün olarak romanda nasıl kullanılacağı, Raymond Williams’in, “Kültür ve Toplum” (Culture and Society) ve Richard Chase’in, “Amerikan Romanı ve Roman Geleneği” (The American Novel and Its Tradition) adlı eserlerinde zamanın ve millî yaklaşımların getirdiği sınırlamalar içinde de olsa başarılı bir şekilde açıklanmıştır.     

XVIII. yüzyılın başından günümüze kadar, bütüncül toplum kavramının çöküşü, bireyciliğin öne çıkması, sınıf dinamizminin gelişmesi, şehirleşmenin yaygınlaşması dâhil her şey romana konu edilmiştir. Toplum bilincindeki değişme, inancın çöküşü, dünyevi ahlakın itibar kazanması, kimlik parçalanması, mesleki ve sosyal değerlerin birbirinden kopması gibi sorunlar da romanın yansıttığı konular arasına girmiştir. Kültür tarihindeki gelişmelere bakılırsa psikolojinin ve sosyolojinin yanında Hume, Burke, Marx ve Freud’un batı medeniyetini yönlendiren görüşlerinin de romanın özünü etkilediği görülecektir.

Roman yazarı, istese de istemese de tarihî sürecin etkilediği kültür çerçevesine girmek ve buna dayanmak zorundadır.

Sıradaki içerik:

Romanın Belirleyicileri