e
sv

Hikâye etme Sanatı

148 Okunma — 20 Mart 2020 18:48
avatar

Veysel Tekelioğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

Hikâye etme bir bilim dalı değil, bir sanattır.

Hikâye etme sanatının ne olduğuna cevap verebilen bir teori olmamakla birlikte hikâye etmede beklenenin, çözümlemeli; analitik yaklaşım ve tecessüs olduğu gözden ırak tutulmamalıdır.

Aynı olayın farklı kişilerin anlatımlarıyla nasıl karakter değiştirdiği inkâr edilemez bir gerçektir. Bunu Türk kültüründe en iyi karşılayan deyim, “Ağzından bal damlamak.”tır.

Konuya teknik açıdan bakıldığında ise sahne, tasvir ve özetin doğru şekilde kullanılmasına “hikâye etme sanatı” denilir. Hiç kimse, yazıyla hikâye etmenin en kolayının bile ne kadar zor olduğunu, roman yazmayı hayal etmiş, denemiş veya yazmış bir kişiden daha iyi anlayamaz.

Romanda hangi unsur geliştirilmelidir, hangi unsur özetle sunulur, konu hangi yönden ilerletilir, karakterlerin görünüşleri önemli midir, karakterlerin ağzından çıkan her şeyi hayal etmek ve kaydetmek gerekir mi, fiziksel çerçevenin ne kadarı gösterilmelidir, zamanın geçişi nasıl ifade edilmelidir, karakterlerin en belirgin motifleri nelerdir, karakterler bir yerden başka bir yere nasıl götürülmeli gibi sorulara tam olarak cevap verebilen bir teori yoktur.

Esasında bir teorinin istediği şey çözümleyici merak da denilen analitik meraktır. Büyük roman yazarları bunu nasıl başardıklarını ne bize ne de kendilerine itiraf edebilmişlerdir.

Phyllis Bentley’in “Özet Tekniğinin Kullanılışı” adlı denemesinde de ele aldığı gibi hikâye etmede, özet ve sahne ritminin yakalanması önemlidir.

Hikâye etmenin üç ana unsurunu; özet, sahne ve tasvir olarak göstermek mümkündür. Bu noktada Charlotte Boronte’nin, “Jane Eyre” adlı eserinden kısa bir örnek vermek yerinde olacaktır.

Tasvir: Ay batmıştı ve gece çok karanlıktı. Sahne: Bessie ıslak merdiven basamaklarını ve çakıl kaplı yolu aydınlatan bir fener taşıyordu. Tasvir: Kış sabahı nemli ve soğuktu. Sahne: Araba yolundan aşağıya doğru aceleyle ilerlerken dişlerim birbirine çarpıyordu. Uzaktan gelen tekerlek sesleri bir arabanın yaklaştığını gösteriyordu; kapıya gittim ve araba lambalarının yaklaşışını karanlıkta seyrettim. Araba yaklaştı, yüküm arabaya konuldu. Sarmaş dolaş olduğum Bessie’den beni zor ayırdılar. Bessie arabacıya “Ona iyi bakın.” diye seslendi. Arabacı, “Tamam tamam.” diye cevap verdi; hızla kapı kapandı ve araba hareket etti. Özet: Sanki yüzlerce mil seyahat etmişiz gibi geldi. Yolumuzun üzerinde birçok kasaba vardı. Sahne: …ve birinde, oldukça büyük hanın birinde araba durdu; atlar koşumdan çözüldü ve yolcular akşam yemeği için arabadan indi…

Bu kısa parçada hikâye etmede kullanılan unsurların nasıl sımsıkı örüldüğü görülmektedir.

1. Özet

Phyllis Bentley: Dickens’in en çok kullandığı yöntem, özetlerinde önemli çizgilerle yetinmesi, inanılmayacak kadar mümbit olan sahnelerin arasına bir iki satırlık özetleri ustalıkla sıkıştırmasıdır.

Özetin romandaki yerini Henry Fielding, Tom Jones’da şu şekilde açıklamıştır. “Olayları bütün ayrıntılarıyla veren eserler, herhangi bir haber vermeksizin çok sayıda kelime kullanan bir gazeteye benzerler… Romanda büyük bir zaman dilimini atlayıvermekten korkmayıp sadece önemli olayları kaydetmekte tereddüt edilmemelidir. Gerçekte iyi yazarlar seyahatleri esnasında güzellikleri, incelikleri ve nadir şeyleri görebilecek şekilde zamanlarını ayarlayan seyyahlar gibidirler.”

Ancak şu da unutulmamalıdır. Ankara’dan İstanbul’a giden birinin sağa sola bakmaksızın yoluna dosdoğru devam etmesi nasıl mümkün değilse roman yazarının da dikkat kesildiği görüntüleri romanına aktarmaması, bundan kaçınması mümkün değildir.

Özetin en önemli ve en sık kullanılan şekillerinden biri, bir karakterin geçmişini kısaca bize iletmektir. Roman yazarı sahne yaratarak karakterlerine karşı okurda ilgi uyandırdıktan sonra aniden zamanda ileri geri hareket ederek geriye dönüşlerle karakterlerin geçmişlerini özetler. “Clayhanger” adlı eserde Edwin, bir okulda çalışan yaşlı bir öğretmenin yanağında bir damla gözyaşı görür ve yazar, bu gözyaşından hareketle geriye dönüş tekniğiyle Edwin’in babasının ve XIX. yüzyılın başında çömlekçilik yapan işçilerin hayatını anlatır.

Özet beceriksizce yapılırsa can sıkıcı olabilir. Uzun paragrafların okurun okuma şevkini kıracağı gözden uzak tutulmamalıdır. Romanda sahnelerin gereğinden az, özetlerin ise gereğinden fazla olması okurun romanla temasını keser, romanı okura etkisiz bir şekilde ikinci elden iletir. Roman yazarı romanı için gerekli, fakat üzerinde durmaya değmeyen unsurları sahne tekniğini kullanarak ayrıntılı bir şekilde vermemelidir. Bu durumlarda kullanılması gereken teknik özettir.

Aşağıda bazı yazarların eserlerinden alıntı yapılarak özet yönteminin nasıl kullanıldığına dair örnekler verilmiştir. 

“Beş yıllık bir süre için mutlu bir şekilde ve kolaylık içinde yaşadık.” Daniel Defoe: Moll Flanders

“Mümkün olduğu zaman süratli bir şekilde seyahat ettiler. Geceyi yolda uyuyarak geçirdikten sonra ertesi gün akşam yemeğinden önce Longbourn’a vardılar.” Jane Austen: Pride and Prejudice

“Elizabeth gecenin büyük kısmını kız kardeşinin odasında geçirdi.” Jane Austen: Pride and Prejudice

Sonuç olarak özetin eser içine yerleştirilmesi büyük hüner istemektedir.

2. Sahne

Phyllis Bentley: Sahne okura, anlatılan etkinliğe katılıyormuş duygusunu verir.

Romanda sahne anlatımı büyük önem taşımaktadır. Az kelime ile çok şey ifade edilmelidir. Hemingway sahne anlatımının ustasıdır. “Meyve bahçesinin içinde yukarıya doğru tırmanan yola döndüğü zaman yağmur dindi. Meyveler toplanmıştı ve sonbahar rüzgârı ağaçların arasında esiyordu. Nick durdu, yolun kenarına düşen ve sararan otların arasında, üstündeki yağmur damlacıklarıyla parlayan Wagner elmasını yerden aldı, ceketinin cebine koydu.”

 Bu örnekte hiç kimse konuşmadığı hâlde duygularımıza hitap eden ayrıntıları buluyoruz. Hava yağmurlu ve rüzgârlı; fonda yol, ağaçlar, elma ve otlar var. Olaylar dizisi; Nick döndü, durdu, aldı, koydu olarak verilmiş, karakter ise Nick ve ceketi.

Görüldüğü üzere bu sahnede olayın kendisi hâkim durumdadır.

Percy Lubbock, Anne Karenina’da Tolstoy’un özet kullanmamakla etkili bir yöntemi ihmal ettiğini, Anna’nın aşkı için sosyal hayata sırt çeviren bir karakter olduğunu, fakat Tolstoy’un Anna’nın sırt çevirdiği pırıltılı sosyal hayatın değerlerini özetlemediğini söylemiştir.

Bu eleştiriden hareketle özetle sahne arasında denge kurulması gerektiği anlaşılmaktadır.

3. Tasvir; betimleme

D. S. Bland: …Manzara tasvirlerini… ya mizacımız gereği ya da kendi hatırları için beğeniriz.

Bazı roman okurları tabiat tasvirlerinden hoşlanırken bazıları bunu gereksiz görmektedir. Hadiselerin geçtiği yerleri belirtirken “İstanbul’da bir sokak” “Ormanın öteki yanı” gibi tabelaların veya olayın nerede olduğunu gösterecek bir tarifin yeterli olduğunu söyleyecek kadar ileri gidenler olmuştur. Gereğinden fazla küçük ayrıntılar üzerinde duran yer ve tabiat tasvirleri, dramatik yapıyı bozar ve sıkıcı olur; şekilciliğe dönüşür ve yazarın romandaki varlığını fazlasıyla hissettirir.

Joseph Conrad bunu, “A Personal Remembrance” isimli makalesinde, “…romancının amacı, okura yazarın varlığını – hatta bir kitap okuduğunu bile- unutturmaktır. Tabii ki bu, ne yazık ki mümkün değildir…” diye açıklamıştır.

Tasvirler yazarın değil, karakterlerin bakış açısıyla verilmelidir. Yazar kendi bakış açısını ustalıkla gizlemelidir.

İyi bir yazar, olayın geçtiği mekânı kendi özel algılarını da dâhil ederek betimler. Mekânları ve karakterleri görüntü, dokunma, koku ve tat duyguları ile betimlerken genel algıların dışında yazarın kendi özel algısını anlatıma dâhil etmesi okurda farklı çağrışımlar yapacaktır. Mesela “kitapevi” denildiğinde okurun zihninde canlananlar; kitap, raf, tezgâh, kâğıt ve zamk kokusudur.

Yazar romandaki karakterini kitapevine soktuğunda yerdeki su damlalarından bahsediyorsa kendi özel algısını betimlemeye dâhil etmiş demektir. Ardından ya akan bir damdan ya da yağmurlu havada açık şemsiyesi ile içeriye giren birinden bahsedecek ve o su damlasından hareketle okuru mekândan mekâna, zamandan zamana savuracaktır. Buna The Princess Casamassima’nın ön sözünden bir metin örnek olarak gösterilebilir: Bir karakter ortaya çıkışıyla ve bundan sonra takip ettiği gelişme süreciyle ilgi çekici olur. Bu, tıpkı bir merasim alayının yavaş yavaş gösterisini tamamlaması gibidir. Eğer bu olayda her şeyi aynı anda görürsek merasimin sadece kuru bir kalabalığa dönüştüğüne şahit oluruz.Sonuç olarak iyi bir roman yazarı sahne ile tasviri birlikte ve iç içe kullanmayı bilmelidir

Sıradaki içerik:

Hikâye etme Sanatı