e
sv

Romanda Biçim ve Ritim

120 Okunma — 22 Mart 2020 18:56
avatar

Veysel Tekelioğlu

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

E. M. Forster: Kitaplarını önceden tasarlayarak yazan romancıların ritim yakalayabileceklerini sanmıyorum.

Biçim romanın estetik yönüdür ama onu asıl besleyen olay örgüsüdür. Etki simetriyle sağlanır. Okur romanda birçok ayrıntı unutulabilir ama bu ayrıntıların zihninde yarattığı simetri duygusu kalıcıdır. Ayrıntıları çok fazla olan tarihî bir eser ziyaret edildiğinde birçok detay görülür ama çoğu akılda kalmaz, akılda kalan o ayrıntıların birlikte oluşturduğu biçimdir.

Roman bir olay örgüsüne sahip olmalı, dağınıklıkları ağ gibi içine alıp kaynaştırmalı, okurun belleğine yerleştirmelidir. “Güzel olmuş ama okumaya değmez.” gibi bir eleştiriyle karşılaşılmak istenilmiyorsa romanın kendi içinde bütünlüğü sağlanmalıdır.

Uzun ve karmaşık cümlelerle hikâye edilen bir romandan ritim beklemek yersizdir, hele ki bunun diyaloglarda yapılması bir roman yazarı için tam bir felakettir.

Romanın yazıldıktan sonra yüksek sesle okunup dinlenmesinin, ses güzelliğine ve dengesine büyük katkı sağlayacağı da gözden uzak tutulmamalıdır.

Bir Roman Yazarında Aranan Yetenekler

1. Ermişlik

Ermişlik, kişinin hem kendi hem de öteki olabilmesidir. Ermiş bir yazarın bir eser yaratması kendini gerçekleştirmesidir.

Ozanlık da denilen ermişlik sesteki eda, dildeki ezgidir. Ermiş roman yazarlarının konusu ya evrendir ya da evrenseldir. Ermiş yazarlar insanı değil, evreni anlatırlar, hislerini, düşüncelerini açıkça söylemezler, sezdirirler. 

Hıristiyan inancına göre yetişmiş iki yazarı, ermemiş ve ermiş yazara örnek olarak gösterebiliriz: George Eliot ve Dostoyevski.

George Eliot’un “Adam Bede”sinden bir alıntı: …Yumuşak bir sesle “Hetty, yanında oturanın kim olduğunu biliyor musun?” dedi. Hetty ağır ağır, “Sen Dinah’sın.” dedi… “Ah Dinah, bana yardım edecek hiç kimse yok mu? Kesin mi? Asacaklar mı beni?.. Yüreğim kaskatı benim.” Dinah kendisine sarılan eli tuttu, ruhunun bütün gücüyle seslendi. “Gel ulu kurtarıcı! Duyur sesini ölü canlara, görmez gözleri görür yap, Tanrı’nın kendisini çepeçevre sardığını göster bu kadına…”

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler”inden bir alıntı: …Memelerinin öyle kupkuru bir görüntüsü vardı ki anlaşılan içlerinde tek damla süt kalmamıştı. Bebek katıla katıla ağlıyor, ufacık çıplak kollarını uzatıyordu; minicik yumrukları soğuktan mosmor kesilmişti. Hızla oradan geçerlerken Mitya, “Niçin ağlıyorlar?” diye sordu. Arabacı karşılık verdi. “Bebe ağlıyor, bebe işte.” Arabacının böyle köylü ağzıyla “bebe” deyişi Mitya’yı şaşırttı; “bebe” sözü hoşuna gitti, çünkü sanki “bebek” sözünden daha çok acıma duygusu taşıyordu. Mitya aptal gibi soruyordu. “Peki ama ne diye ağlıyor?” Minicik kolları neden çıplak? Niçin bir şeye sarmıyorlar yavrucuğu?” Arabacı karşılık veriyordu. “Yoksul insanlar bunlar, evleri barkları yanmış, yiyecek ekmekleri yok. Her şeyleri yandığından dileniyorlar.” Mitya sanki gene de anlamıyordu. “Hayır, hayır, Söyle sen bana, bu yoksul analar niçin burada ayakta duruyorlar? İnsanlar niçin yoksul? Bu bebe niçin yoksul? Bozkır niçin böyle verimsiz? Niçin kucaklaşıp öpüşmüyor bu insanlar? Niçin sevinç şarkıları söylemiyorlar? Yoksulluktan niçin böyle kapkara kesilmişler? Bebenin karnını niçin doyurmuyorlar?”

Şimdi bu iki parçanın her cümlesinde kendini belli eden bir fark var. George Eliot din dersi veriyor, Dostoyevski ise evrene ermiş bir gözle bakıyor. Her iki parçadaki kahramanlara bakarsak George Eliot’un, “Hetty” karakteri kendi içinde yeterli bir roman karakteridir. Dostoyevski’nin, “Mitya”sı ise kendi kabına sığmayan, kendi sınırlarını aşarak genişleyen biridir. Hikâye edilenin içindeki ezgi yakalanırsa romanın derinliği hemen ortaya çıkar. Mitya’nın aynı romanda söylediği, “Güzel bir düş gördüm baylar.” sözü bütün insanları kucaklayan evrensel bir duygunun ezgisidir.

Ermiş yazar karakterleriyle birlikte yaşar. Bir köylü ahırındaki hayvanlarını yemlerken ne hissediyorsa ermiş yazar da aynısını hisseder.

Ermiş yazarlar yazarken öyle zannedildiği gibi derin derin düşünmez, hiçbir şeyin üzerinde uzun boylu durmazlar.

2. Analitik Düşünme

Roman yazarı “ince fikirli” olmalı ve analitik düşünmelidir.

Halk arasında “ince fikirlilik” diye adlandırılan kavramın, kısmen de olsa analitik düşünceye denk geldiği söylenebilir. Çözümleyici düşünce de denilen analitik düşünmek, düşünmeyi düşünmek, bir problemi ayrıştırıp bütünden gelerek ayrıştırılan her bir kısmı ayrı ayrı irdeleyerek, her biri arasındaki bağlantıyı ortaya koyarak bütüne varımla değerlendirmektir.

Roman yazarı devamlı kendisini sorgulamalı, bilgi dağarcığını zenginleştirmeli, her türlü hurafenin, bidatin, yozlaşmış geleneğin ve çağdaş yanılgının etkisinden arınmalı, sloganvari düşünce ve söylem tarzından uzak, derinlikli bir düşünce bütünlüğü yakalamalıdır.

3. Ayrıntıları Algılayabilme

Yazar kalplerdeki yangını, üzüntüyü, sevinci gören; sessizlikteki çığlığı, öfkedeki kabarmayı duyandır.

Yazar romanında oluşturduğu sahneleri bir mimar gibi kafasında çizebilmeli, karakterleri bir psikiyatrist derinliği ile analiz edebilmelidir. Görme ve işitme yeteneği beraberinde yazara kendini roman karakterlerinin yerine koyma yetisini kazandıracak ve romanın her bir karakteri yazarı için önemli kişilikler hâline gelecektir.

Görme ve işitme yeteneği zayıf olan bir yazardan mükemmel bir eser çıkarmasını beklemek imkân dâhilinde değildir. İyi bir yazar, okuruna romandaki sahneleri ve karakterleri görmesini ve işitmesini sağlayandır.

4. Gizem Yaratma

Roderick Hudson’un ön sözünden: Eğer biz insanlar hiçbir zaman şaşırmasaydık, muhtemelen hakkımızda anlatılacak hikâye de olmazdı…

E. M. Forster’e göre roman, “ve sonra … ve sonra…” gizemini taşıyarak başından sonuna kadar hoş bir seda ile akıp gitmelidir. Roman yazarı romanın başlangıcında, gizem ögesini okurun başının üstüne yerleştirmeli ve romanın sonuna kadar da oradan indirmemelidir. Büyük yazarların şöhretinin büyük kısmı, okurda olağanüstü bir merak uyandırma yeteneğinden kaynaklanmaktadır. Dino Buzzati’nin bir sınır kalesi duvarlarının ardındaki gizem yüklü uçsuz bucaksız bir çölün merakını, tabir yerindeyse okurun zihnine çivileyen Tatar Çölü adlı romanını buna örnek olarak gösterebiliriz.

5. Derin Bakış Açısı

Dostoyevski ve Marcel Prust gibi yazarlar okuru sığ bakış açılarından derinliği olan bakış açılarına daldırarak karakterlerini tanıtmada ustadırlar. Fakat bu ölçüde bir ustalık her roman yazarının sahip olabileceği bir şey değildir.

Birikimli değerler ya da değerler dizisi anlamına gelen paradigma ile bakış açısı sıkça karıştırılan ve birbirinin yerine kullanılan kavramlardır. Şu bilinmelidir ki bir yazar bakış açısını değiştirebilir ama paradigmasını asla.

Paradigma insana nesilden nesile aktarılan değerlerin üst üste birikmiş hâlidir ve hiçbir insanın bundan kaçınması mümkün değildir. Atadan gelme ateist biriyle atadan gelmeyen bir ateistin aynı olayı aynı paradigma ile yorumlaması beklenmemelidir.

Bakış açısı ise insanın doğumundan sonra edindiği ya da edindirildiği değerlerle kazanılır ve zor da olsa değiştirilmesi, geliştirilmesi mümkündür. 

Romanda geçen olaylara ve karakterlere nereden ve hangi bakış açısıyla bakıldığı çok önemlidir. “Hıristiyan bakış açısı” “Müslüman bakış açısı” “Marksist bakış açısı” gibi ifadeler, bir eserdeki fikri yönelimi, yazarın duygusal eğilimini belirttiği gibi romana hangi bakış açısıyla yaklaşıldığı da ifade eder.

Hıristiyan ve Müslüman bakış açılı eserler insanın manevi dünyasını öne çıkarma, Marksist bakış açılı bir eser de toplum bilincini yükseltme amacını güdebilir.Yazarın kendi şahsiyetini ve yorumlarını romana katmadığı eserlerde, okur kendisini roman dünyasının içinde bulur. Romanın bütünü dışında kalan düşünceler, yorumlar; okurun yargılarını şekillendirmesine, hoşlanacağı karakterleri seçmesine yardım eden imalar, yazarın roman dünyasının içinde olduğunu gösteren delillerdir.

Roman yazarı zaman ve mekân boyutlarını aşan bir bakış açısından, merkezden, çeperden, yahut herhangi bir noktadan hadiseye bakabilir. Eserinde her şeyi bilen romancıyı temsil eden bir yazarın sadece karakterlerin iç dünyalarını vermekle kalmayıp onları eleştirmesi de yüklendiği görevin bir sonucudur. Yazarın roman dünyasının dışına çıkması, tarafsız olması, bakış açısının romanda temsil edilmediği anlamına gelmez.

Bakış açısını belirlemede şu soru önem kazanmaktadır: Yazarın mı, yoksa esas karakterlerin sözleri, düşünceleri, izlenimleri, duyguları mı öne çıkmaktadır?

Literatürde öne çıkan bakış açıları; yorumcu bakış açısı, gözlemci bakış açısı, çoklu bakış açısı, tekli bakış açısı, okuyucuya sahneyi izliyor hissi veren dramatik metotlu bakış açısı, görüneni olduğu gibi veren fotoğrafik bakış açısı olarak sayılabilir.

Roman dünyasını bir yapıya benzetirsek bu yapının her bir duvarında, bir roman yazarının kendi dünyasına açılan ve kendi dünya görüşünü yansıtan sayılamayacak kadar çok pencere vardır. Tabii ki bu pencerelerden yapılan betimlemelerin çoğu, içinde yaşanılan topluma bağlı olarak yapılmaktadır. Toplum içindeki insani ilişkiler, sosyal ilişkiler ağının bir parçası olarak işlenmeli ve çözümleme yorum metodu ile değil, dramatik metotla verilmelidir.

Sonuç olarak derin ve çok bakış açılı yeteneğe sahip olmayanlardan büyük yazar çıkma ihtimali bulunmamaktadır.

6. Üslup Zenginliği

Robert Louis Stevenson: İyi bir nesir ustası anlamca boş, sesçe zengin cümlecikleri kullanmaktan sakınır.

Her roman yazarının kendi üslubu vardır ve sadece bu olgu, genel bir üslup teorisini imkânsız kılar. Bakış açısı sınırlıdır ama kelimelerin romanda kullanılışı sınırsızdır. Yeterli kelime dağarcığına sahip olmaksızın romanlarda gerekli ayrım ve mukayeseleri yapmak zordur.

Her cümle kendi içinde de güzel olmak zorundadır. Cümlenin ima ettiği ve geliştirdiği anlamlar arasında doyurucu bir ses dengesi olmalıdır, çünkü hiçbir şey kulağa ciddi ve sesli bir şekilde başlayan bir cümlenin alelacele ve zayıf şekilde bitmesi kadar kötü gelmez. Tek kural sınırsız çeşitlilik yaratmaktır; ilgi çekmek, hayal kırıklığına uğratmak, ama yine de keyif vermek; hiç durmaksızın ilmik değiştirmek, ama yine de çok muazzam bir örgünün uyandıracağı etkiyi yaratmak.

Konunun anlaşılması ne kadar zor olursa olsun eserin dokusu bundan etkilenmemeli ve yazar yarattığı desenin üstesinden gelememek bir durumla karşı karşıya kalmamalıdır. Öte yandan konuyu tam olarak açmayan ve aydınlatmayan hiçbir kelime seçilmemeli, hiçbir ilmik atılmamalıdır, aksi oyunu kaybetmek demektir.

Duygu, nesire sadece okurun güvenini kazanmak için değil, kendi kendisinin ifadesi olarak da girer. Objektif bir yazar sadece fikirlerini değil, duygularını da dile getirir. Bir olay ne duyguların katkısı olmaksızın ne de duygusuz bir şekilde anlatılabilir. Duygunun katılmadığı üsluba, “Dayağı atan kişi yorgun düşüp de üzerine düşen görevi yerine getirinceye kadar adamı dövdü.” cümlesini; duygunun katıldığı üsluba ise “Onu cehennemin karanlığına gönderinceye kadar dövdü.” cümlesini örnek olarak verebiliriz.

Bazılarının söylediği gibi en güzel üslup en doğal olanı değildir. Çünkü en doğal üslup olayları oluş sırasına göre basit ve sığ cümlelerle gevşek bir doku içinde ifade eder. Yoğun bir özü en zarif ve akıcı bir şekilde ifade etmeyi başarabilen üslup en kusursuz olanıdır.

A) Sade Üslup

“Ormanın derinliklerine daha pek dalmamıştı ki aklını başından alan bir manzarayla karşılaştı; yarı çıplak bir kadın, kendisini jartiyeri ile ağaca asmak isteyen bir haydudun eline düşmüştü. Jones soru sormaya vakit ayırmaksızın olayın üzerine atıldı ve haydudu, kendisini savunmasına fırsat vermeksizin elindeki çam sopasıyla yere serdi. Kadın üzerine düşeni en iyi şekilde yaptığını söyleyerek durması için yalvarıncaya kadar adama vurmaya devam etti.”

Bu satırlara bazı soyut kelimeler sızdığı hâlde sayıları azdır ve yazarın güçlü anlatım üslubunu zedelememektedir. Metin katıksız, objektif ve ciddidir; romandaki kişileri, objeleri ve olaylar dizisinin zaman sürecini çok açık bir şekilde ifade etmektedir.

B) Destani Üslup

“Salıverilen savaş köpekleri, kanlı ağızlarını yalamaya başladılar. Şimdi zafer, altın kanatlı zafer havada kanat açtı; talih terazisini eline aldı ve Tom Jones’un hanım arkadaşının ve Partridge’nin kaderleriyle hancının, karısının ve hizmetçinin kaderlerini aynı kefeye yerleştirdi.”

Bu üslup sade üslupla taban tabana zıttır. Çok miktarda soyut kelime vardır. Bu üslupla yazılan bir roman her okurun zihninde farklı çağrışımlar yaratacaktır.

C) Deneme Üslubu

“Mr. Jones ve esvabı yırtık pırtık olan hanım arkadaşının bazı gizli niyetleri olduğundan şüphelenmek, pek suç sayılmazdı. Kötü niyetler, bazı Hıristiyan ülkelerde hoş görüldüğü, bazılarında göz yumulduğu hâlde; cinayet işlemeyi veya korkunç bir kötülük yapmayı niyet etmek gibi, bu ve benzeri kötü niyetler beslemek bu ülkelerde din adamları tarafından yasaklanmıştır. Bundan dolayı hancı kadın, yukarıda sözü geçen kişilerin hana gelişlerini duyar duymaz onların handan kovulmaları için en uygun vasıtaları düşünmeye başladı. Amacını gerçekleştirmek için oda hizmetçisinin boş zamanlarında kullandığı öldürücü aleti eline geçirdi.”

Metne çok ciddi bir deneme üslubu hâkimdir ve bu üslup hikâye etmenin en basit unsurlarıyla bile tezat teşkil etmektedir. Deneme üslubunun daha çok romanların girişinde kullanıldığı görülmektedir.

D) Melez Üslup

Bazı romanlarda üslup zenginliği yaratmak için üç üslubun da bir arada kullanıldığı görülmektedir. Bazı edebiyatçılar buna melez üslup da demişlerdir. Melez üsluplu romanlarda metinlerin birbirinden kopuk ve uyumsuz olması kaçınılmazdır; balinalar hakkında bilgi veren bir metinle Yunus Peygamber’in bir balığın karnında geçirdiği zamanı anlatan şiirimsi bir metnin uyumlu olması beklenmemelidir.

Edebiyatçılar hikâye etmede en uygun üslubun sade üslup olduğunda fikir birliği içindedirler. Çünkü destani üslupta abartı, deneme üslubunda aşırı ciddiyet, sade üslupta ise açıklık ve çağrışım vardır.

Sonuç olarak şu denilebilir: Cümleler öyle yazılmalı ki onlardan ne çıkarılacak bir kelime bulunabilsin ne de eklenecek.

7. Kinaye ve Nükte

J. A. K. Thomson: Kinaye, şaka ile ciddiyet arasında titreyen bir dengedir.

Kinaye ve nükte romanın olmazsa olmazlarındandır. Romanın bütün atmosferini renklendiren kinaye, kinayelerin en gerçeği ve en güçlüsüdür. Mesela ünlü Fransız bilim adamı ve düşünürü Blaise Pascal (1623-1662)’ın Louis de Montalte takma adıyla yayınladığı on birinci mektupta, Tanrı’nın Âdem’e söylediği iddia edilen, “Bak, insan da bizden biri oldu.” sözünün kinaye yüklü olduğunu yazmıştır.

Tristram Shandy’den bir alıntı: En aşağı on yıldır her gün babam, şunu onartayım diye karar veriyor ama o daha onarılmadı… işin en şaşılacak yanı şu ki babam hiçbir konuda kapı menteşeleri üstüne konuştuğu kadar güzel konuşmazdı. Ne var ki aynı zamanda bu konuda yeryüzünün gelmiş geçmiş en boş konuşan adamıydı…

 Bu örnekte yazarın çok hoş bir kinaye yaptığı, ancak devamında kinayenin okurun kendi tecrübesinde çağrıştırdığı etkiyi yok ettiği görülüyor. Kinayesini yapan yazar, kinayesini açıklama veya kinayesini destekleyen bir dayanağa yaslanma yoluna gitmemelidir. Kinaye, çağrıştırdığı ile kalmalıdır.

  • Bilgi ve Bilgiyi Kullanma
Sahne ile tasviri iç içe kullanabilen yazarın iyi bir romancı olması için önünde çok fazla engel de bulunmamaktadır.

İyi bir roman yazarının ait olduğu toplumun tarihî geçmişini bilmek ve diğer toplumların tarihleri hakkında da kulak dolgunluğu olması gibi bir zorunluluğu bulunmaktadır. Aynı şey din için de geçerlidir.

Roman yazarı aynı zamanda deneme yazma bilgisine ve bunu romanlarında gizleyerek okurlarına aktarma becerisine sahip olmalıdır.

Son Sözler

Başarısızlık büyük çapta eser verme çabasının bir sonucudur.

Hangi çapta roman yazılırsa yazılsın romanın ana teması, verilmek istenen mesaj, bir cümle hâlinde romanın başına, girişteki duvar askısına asılır gibi yazılmalı, yazar romana her girişinde onu orada görmelidir. Ana temaya hizmet etmeyen her cümle ayrık otu misali kökünden sökülüp romandan atılmalıdır.

İlk yazmaya başlandığında cümleler pınar misali kalemden dökülmese de, yazılanlar basit görünse de bütün bunları aşmanın tek bir yolu vardır: Başlamak ve küçük küçük de olsa istikrarlı bir şekilde yazmaya devam etmek.

Başkalarının beğenisini kamçılayan, eleştirisini ise tehdit olarak algılayan yazar kendine ait bir eser yaratma sevdasından vazgeçmelidir.

Romanlar bir tecrübenin yansımasıdır, bu yansımanın kaybolmaması, zamanı geldiğinde kullanılması için yaşananlar, şahit olunanlar heybenin arka gözüne atılmalıdır. Bunun altın yoluysa o yansımayı ete kemiğe büründürmek, bir yere yazıyla not edivermektir, çünkü her şey her zaman hatırlanmaz.

Yazarken tıkanılmışsa bunu aşmanın yolu yazdıklarını okumak, insanları gözlemlemektir.

Yazmak, adına yakaza denilen uyanıklık ile uyku arasındaki bir alanda yaşanan deneyimdir.  (Hypnagogia) Bir bakıma kendinden çıkmaktır. İki âlem arasında mekik dokumaktır.

Yazmak mahremdir ve kişiye özeldir, onun için yazarlar nasıl yazdıklarını anlatmakta hep ketumdurlar.

Roman hiç kimse tarafından okunmayacak gibi kaleme alınmalı; romanın okunmayacağı düşüncesi zihinde sıfırlanmalıdır.

MADAME BOVARY – GUSTAVE FLAUBERT’ten aktarma…

Roman yazmayı deneyen herkes bilir ki gerçek yaşamdan alınmış bir kişiyi tüm özellikleri ve hatalarıyla birlikte edebiyata aktarmak mümkün değildir. Romancı düşündüğü benzerliğe sadık kalmaya ne kadar çabalarsa çabalasın, anlatının ahengi, dilin güçlükleri, ayrıntılardaki zorunlu seçimler yazarın kahramanının görüntüsünü yavaş yavaş bozar. Çoğu zaman bu kahraman, fiziksel yapıları ve düşünce biçimleri arasında benzerlik olan çeşitli tiplerden ödünç alınan çizgilerle zenginleşir. Başlangıçta romanın kahramanının yazarla hiçbir ortak yanı olmasa bile, onun zihninde yaşaması nedeniyle romancının düşüncelerinden etkilenir. Yaratıcı ile yaratılan şey arasında bir iletişim başlar, biri diğeri olur. Burada yazarın baş özelliği aklı değil sezgisidir, daha doğru bir deyişle önemli olan, herhangi bir kişinin düşüncelerini okuyabilmesi, başka biri olabilmesi yani başka birinin yerine geçebilmesidir. Bu hafifmeşrep bir kadın, titiz bir eczacı veya aldatılmış bir koca olabilir. Bu nedenledir ki cümlelerine gösterdiği özen, yalnızca iyi yazmak isteğinden değil aynı zamanda iyi düşünebilmek arzusundan da kaynaklanmaktadır. Yazdığı sayfalar, çizikler, düzeltmeler ve karalamalarla doludur. Sıkışıklığın yaptığı zorlamayla kendisine göre ikinci planda görünen tüm cümleleri dışarıda bırakmakta, kendi deyişiyle cümleleri “beyaz yağlardan kurtarmak ve salt kaslarıyla ortaya çıkarmak» istemektedir. …Flaubert George Sand’a gönderdiği bir mektupta, “Siz, bütün bir gün boyunca, başınız iki elinizin arasında, bir kelime bulabilmek için kafa patlatmanın ne demek olduğunu bilmezsiniz. Sizde düşünce geniş bir şekilde durmadan akan bir nehre benzer. Bende ise bu bir su sızıntısı hâlindedir. Çağlayanlar oluşturabilmem için çok çalışmam gerekiyor.” demektedir. “Bana güzel görünen şey, bir hiç üzerine, dışarıyla hiçbir bağlantısı olmayan, havada dayanaksız duran yeryüzü gibi yalnızca üslubunun gücüne dayanan bir roman yaratmak isteyişimdir. Bu kitap nerdeyse konusuz veya konusu hemen hemen belli olmayan bir eser olacaktır. En güzel eserler az malzemeyle yaratılmış olanlardır.” Bir taşra kasabasının yeteneksiz küçük bir doktoruyla evlenip, tıkıldığı delikte sıkıntıdan bunalarak kendini hayallerle oyalayan, tutkulara kapılan, serbest yaşamı tanıyan ve mali sıkıntılar içinde aşkta düş kırıklığına uğrayan bir kadını konu alan bir öyküden daha basiti bulunabilir mi? Silik bir kişiliğe sahip olan savcı Pinard, aşırı derecede öfkelenerek yaptığı konuşmada, en kışkırtıcı bölümlerden seçtiği alıntılarla romanın konusunu anlatarak eserin bütününün geleneklere yapılan bir hakaret olduğunu iddia eder ve şu sonuca ulaşır. “Kuralsız sanat sanat sayılmaz, böyle bir anlayış elbiselerinin tümünden arınmış bir kadının durumuna benzer. Sanata utanma duygusunu benimsetmek, onu köleleştirmez tersine onurlandırır…”

Sıradaki içerik:

Romanda Biçim ve Ritim