e
sv

BUHURCU 2

60 Okunma — 29 Mart 2020 10:35
avatar

Mustafa Gülkamış

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

          Evet bahsini ettiğimiz “buhurcular” hala günümüzde var mı? Varsa nerede bulabiliriz? Aklıma düşen bu sorunun cevabını merak ediyordum.Ve buhurcuları aramaya karar verdim.

          Daha önce yayımladığımız “Buhurcu”adlı yazımızın devamını sizlere aktaracağımızı belirtmiştik.Kalemimizin gücü nisbetinde kaldığımız yerden devam edeceğiz.

          Bu işin erbabının tabi ki Osmanlı’nın pay-i tahtı İstanbul’da olacağı âşikârdı.Nitekim bahsini ettiğimiz bu buhurcular ancak İstanbul gibi cihânın kalbi mesâbesinde olan bir şehirde bulunabilirdi.Ayrıca yaptığım araştırmalarda Süleymaniye kütüphanesinden,sahaflarda bulunan birkaç eski kitaptan ve İstanbul adına yayımlanmış minyatür sanatının nadide eserlerinden istifade etmiştim.Yani bu eserlerin mekanı İstanbul’du.Tabiki bunlar elde ettiğim kaynaklardan birkaçıydı.Bahsini ettiğim kaynaklarda Beyazıt ve Fatih semtleri tarif ediliyordu. Beyazıt’ta sahafların bulunduğu arastada aramaya başladım.Ancak girdiğim her dükkandan umutsuzca çıkıyordum.Kapalı Çarşı ve Süleymaniye civarı artık karış karış gezilmişti.Ne aradığımı ne de bir ip ucunu bulabildim.Geriye Fatih semti kalmıştı.Büyük bir semtti Fatih.Aradığımı bulmak epey zor olacaktı ama içimdeki tarifsiz merakla bu zorluğu unutuyordum.

          Fatih camiine geldiğimde “Âsitâne-i Şâhâne”yi fetheden Fatih Sultan Mehmet Han’ın kabrine uğramış ve heyecanlanmıştım.Huzurundan ayrılıp Çarşamba mahallesine doğru ilerlerken Dar’üş-şafaka’yı gördüm.Eskimiş binasıyla hala ayaktaydı.İçim ürperdi.İlerledim.Küçük dükkanların bulunduğu bir arasta karşımdaydı.Aradığım burada olabilir miydi? Dükkanlara girdim ve aradığım şeyi sordum.İçlerinden birisi bana elli metre ileride bir dükkanı tarif etti:”O dükkanda bulunan kişiye sorun.” Dedi.Heyecanım daha da arttı.Dükkanı bulup içeriye girdiğimde değişik hoş bir koku içime doldu.Farklı bir dükkan olduğu belliydi.Gözlüklerinin üzerinden bana bakan bir çift göz “buyurun nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorduğunda:“Ben buhurcu arıyorum” dedim.”Hoşgeldin “SU” efendi”dedi. Aldığım bu cevapla şaşkına dönmüştüm.Bana dört unsurdan biriyle seslenmişti.Kendi kendime aradığımı galiba buldum dedim.Dükkan sahibi beni içeriye davet etti.Küçük bir iskemleye oturdum:”Siz buhurcuları nereden biliyorsunuz?” dedi.Bende anlatmaya başladım.Anlattıkça, o beni onaylıyor ve öğrendiklerimin doğruluğuna şahitlik ediyordu.Sonra tüm bildiklerini anlatmaya başladı.O anlattıkça merakım daha da artıyor tarifi imkansız bir haz duygusu içimi sarıyordu.Bana beni anlattı.Ben bendeki beni hiç böyle bilmiyordum.Vakit hayli ilerledikten sonra yerinden kalktı ve bir şeyler hazırlamaya koyuldu.İşini bitirdikten sonra bana:”En sevdiğin renk lila değil mi?”dedi.”Evet” dedim.Bilmişti ve elinde biraz önce hazırladığı küçük koku şişesini bana uzattı:”Bu senin.”dedi.Gördüğüm gerçekti.Kokunun rengi lilaydı.Bu kokunun birkaç çiçek kokusu karışımı olduğunu ve bu kokuyu “nikriz makamı peşrevi” ile beraber meşk etmemi söyledi.Tekrar görüşmek istediğimi belirterek büyük bir huzur içinde dükkandan ayrıldım.

          Evet aradığımı bulmuştum.Osmanlı’nın derin mirasından bir parça yakalamıştım.Bu buhurcu yüzyıllarca nesilden nesile aktarılan derin tecrübenin bir mümessiliydi.Değişik duygular kaplamıştı içimi.Tüm bu yaşadığım zaman dilimi için Allah’a şükrettim.

          Kim bilir belki sizde bir gün o buhurcuyla karşılaşırsınız..

Sıradaki içerik:

BUHURCU 2