e
sv

“NEREDE KALDI O ESKİ RAMAZANLAR?” SORUSUNA EDEBİYAT PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ

169 Okunma — 27 Nisan 2020 21:17
avatar

Bekleme Odası

  • e 0

    Mutlu

  • e 0

    Eğlenmiş

  • e 0

    Şaşırmış

  • e 0

    Kızgın

  • e 0

    Üzgün

 İnsanlığın türlü sıkıntılar yaşadığı 2020 yılında şükürler olsun ki bir Ramazan ayına daha kavuştuk. Ramazan ayının İslam âlemine sağlık ve mutluluk getirmesini ümit ediyorum.

Oruç kelimesi dilimize Farsçadan geçmiştir. Farsça gün anlamına gelen “Ruz” ile Türkçede işaret sıfatı olan “O” kelimesi birleşmiş ve “O gün” anlamı oluşmuştur. Ramazan ayı ile “O gün” kelime grubunun ilişkisi nedir? Tabii ki dünyanın en kıymetli kitabının insanlığa müjde ve bir yol gösterici olarak gönderildiği gün olan Kadir Gecesi, Ramazan ayı içinde o günü işaret etmektedir. Bu yüzdendir ki Ramazan ayı, Kur’an-ı Kerim ayı olarak da kabul görmektedir. Müslümanlar bilir ki Ramazan ayının her günü bir nimettir ve Allah’tan onlara gönderilmiş bir fırsattır. Bu yüzdendir ki Ramazan ayının yaklaştığını gören her Müslüman kişinin içini bir çocuk neşesi ve heyecanı kaplar.

            Yılın on iki ayı içinden bir yıldız gibi parlayan Ramazan ayında, Müslümanlar bünyesini ve nefsini tehdit eden tokluğa karşı açlık ile âdeta bir savaşa girer. Yıl boyunca kardeşini düşünmeyen, komşusu açken tok yattığını unutan müminler, Ramazan ayıyla birlikte hem tefekkür etme hem de açlığın ne demek olduğunu anlama fırsatı yakalamaktadır. Orucun insan sağlığı için doktorlar tarafından kabul edilen faydaları bulunmaktadır. Vücutta biriken zararlı maddelerin atılması tıp alanında kabul edildiği üzere perhiz ile sağlanmaktadır. Müslümanlar perhizi doğrudan oruç tutarak zaten her yıl Ramazan ayında yapıyor. Zaten Allah’ın “Yap ya da yapma!” dediği her şeyde insanlık için bir fayda söz konusudur. Ramazan ayını sadece fizikî faydaları ile değerlendirmek tabii ki yanlış olacaktır. Mümin oruç tutarken dilini kötü söylemlerden, gözünü kötü yönlerden, kulağını kötü sözlerden, elini kötü işlerden arındırmalı kısacası nefsini de terbiye etmelidir. Bu noktada oruca bir beden, irade ve ruh terbiyecisi olarak bakmak yanlış olmayacaktır.

            İşte bu gibi faziletleri olan Ramazan’a kültür ve gelenek açısından bakıldığında ise ülkemiz büyük bir zenginliğe sahiptir. Günümüzde dile getirilen “Nerede kaldı o eski Ramazanlar?” sorusunu duymayanımız kalmamıştır. Soruya edebiyat penceresinden bir cevap arayacak olursam: Ben eski Ramazanları Sâmiha Ayverdi’nin “İbrâhim Efendi Konağı” adlı romanında buldum. Osmanlı hanımefendiliğinin son temsilcileri arasında kabul edebileceğimiz Sâmiha Ayverdi yazdıklarıyla eski Ramazanların ülkemizde çok farklı şekilde karşılandığını ve yaşandığını bizlere aktarmaktadır.

             Ramazan, Osmanlı Devleti’nde millî geleneklerle bezenmiş, bir heyecan ortamı yaratılarak güzelliklerin yaşandığı bir ay olarak karşılanmış ve yaşanmıştır. Eski Ramazanlarda gündüz ve gece âdeta yer değiştirir ve hayat şaşırtıcı bir renklilik ve canlılık kazanırdı. Sâmiha Ayverdi’nin kaleme aldığı İbrâhim Efendi Konağı adlı eserde eski Ramazanlar göz önünde canlanmaktadır. İbrahim Efendi Konağı adlı eserden hareketle bakalım eski Ramazanlarda neler oluyordu: Eserden anlaşılan eski Ramazanlarda çamaşır yıkanmasından kilerlere, alışverişten kıyafet dikilmesi için terzilere kadar hayatın her alanında bir hareketlilik oluşur, bu hareketlilikle Ramazan günler öncesinden karşılanırdı. İstanbul şehrinde toplar, davullar hazırlanır, sözlü kültürümüzün zenginliğini gösteren mâniler milletin diline dolanırdı. “Nihâyet ramazan gelir, oruç ayının ilk gecesi ile terâvih, iftarlar ve dolayısıyla eğlenceler de başlamış olurdu”(Ayverdi, 2017, s.103).

            Ramazanda zengin, orta halli hatta fakir, herkesin kapısı ve sofrası herkese açıktı.  Fakirlerin kollanması için iftar sofraları hazırlanır ve komşular da birbirlerini ağırlardı.  İftarlar en ince detaylarına kadar düşünülürdü. Masadaki her şeyden yenilmese de normal bir günde kurulan akşam yemeği sofrasından farklı olurdu. “İftar sofralarının en cazip tarafları şüphesiz ki iftarlıklardı. Küçük küçük kahvaltı tabakları içinde renk renk, çeşit çeşit reçeller, türlü türlü peynirler, zeytinler, sucuklar, pastırmalar, susamlı susamsız simitler, Ramazan sofrasının  değişmez çizgilerindendi”(Ayverdi, 2017, s.104).

             Eski insanlar namazlarını vaktinde ve özellikle cemaatle kılmaya dikkat ve itina gösterirlerdi. Eserde bu duruma değinilmektedir: “Öyle ki insanoğlu kendi kendini madde âleminin günlük boğuntusundan, iş gibi, yemek-içmek, uyku gibi mekanik esaretinden bir mânevî istiklâl bölgesinin huzur ve emniyetine atmak suretiyle hürriyete iltica ederdi”(Ayverdi, 2017, s.105). Eserde yer alıp en çok dikkati çeken nokta ise eski Ramazanlarda her konakta bir mescit ve bu mescitlerde teravih için görevli güzel sesli bir imamın bulunmasıdır.

            Ramazanın eğlence kısmına teravihten sonra başlanır. Eski Ramazanların olmazsa olmazlarından olan ve gelenek şeklinde günümüze azalarak da olsa gelen mahyacılık önemli bir sanattır. I. Sultan Ahmet zamanında başlayan mahyacılık, her zaman toplumun dikkatini çekmiştir. “Bu işin meraklıları, daha ilk yağ kandili karanlığın içine düşerken takibe başlayarak yazı tamamlanıncaya kadar seyrine doyamaz ve doğru yanlış, türlü tahminlerde bulunurlardı… Sanki bütün bir yıl karlar, yağmurlar, rüzgârlar ve soğuklardan sonra meyvesini veren bir ağaç ya da çiçeğini açan bir bitki gibi, mahyacılar da koca bir sene hünerlerini içlerinde sakladıktan sonra, yılın bu tek ayında mahsul ve bereketlerini verirlerdi”(Ayverdi, 2017, s.107). 

            Eski Ramazanlarda iftar edilir, teravih kılınır, mahya seyredilir fakat hareketlilik yine devam ederdi. Eğer mevsim yaz ise bir kesim çardaklı mahalle kahvelerinde, diğer kesim ise saz şairlerinin kahvelerine gidip musiki ile sahuru yatmadan beklerdi. Tabii ki bu süreçte çocuklar da ihmal edilmemiştir. Onlar içinde boş arsalara oyun çadırları kurulmaktadır. Şairler genellikle Direklerarası’nda yer almaktadır. Eserde belirtilen ve dikkat edilmesi gereken nokta ise yaşanılan bu hareketli ortamda toplumun huzurunu bozacak bir olay veya rezalet yaşanmaz, insanlar edebince eğlenerek sahur yapmak için evlerine geçerdi.

             Eski Ramazanlar ve edebiyat ilişkisini kurarken temâşâ sanatından bahsetmemek olmaz. Eserdeki “Ortaoyununda Kavuklu Hamdi’yi, Ali Bey’i, Zenne Tevfik’i, Kurban Oseb’i, Küçük İsmail’i, Pîşekâr Âsım’ı seyretmeye doyum mu olurdu?”(Ayverdi, 2017, s.112). anlaşıldığı üzere toplumun ortaoyununa karşı özel bir ilgisi vardı. Tabii ki eski Ramazanlarda, Karagöz-Hacivat en çok tercih edilen ve seyirci toplayan temâşâ dalıdır. Teravih kılındıktan sonra halkın izlemeye gittiği diğer bir alan ise meddahların alanıdır. Doğaçlama olarak hikâye anlatan kişiler olan meddahlar önemli bir sözlü kültür taşıyıcısı özelliği de taşımaktadırlar.

             İstanbul’da yaşanan eski Ramazanların önemli alanlarından biri de Beyazıt Câmii avlusunda kurulan ramazan sergisidir. Hem bir alışveriş hem de bir zevk ve oyalanma yeri olarak kabul görmüştür. Bayram için insanlar buradan ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştır. Eski Ramazanlarda bayram hazırlığı Ramazanın on beşinden sonra hızlanırdı. Yine bu sergide de ortaoyunları yer almıştır.

Sâmiha Ayverdi’nin anlattığı detaylar ve benim gözümde canlandırdıklarım ile söylenegeldiği üzere eski Ramazanları özlememek gerçekten de elde değil. Hepimizin düşünmesi gereken nokta Ramazanlar, günümüzde eskisi gibi günler öncesinden veya bırakın günler öncesini Ramazan ayı geldiğinde bile hayatımızda köklü bir değişiklik yaratıyor mu? Her toplumun bayramlarını, millî ve dinî günlerini, canlı ve renkli yapan gelenekleridir. Bu yüzden eski Ramazanlar, insanların hafızalarında kalıcı ve güzel etkiler bırakıyordu. Bugün duyulan özlemin sebebi de geleneklerin yaşatılmıyor olmasıdır. Türk milleti olarak başta Ramazan ayı olmak üzere geleneklerimizi yaşatmaya çalışmamız görevimizdir. Her anlamda zengin bir geleneğe sahibiz, bundan gelecek nesilleri mahrum etmememiz gerekir. Korona salgınından dolayı evlerimizden çıkamadığımız bu Ramazan ayında yaşayamasak da Allah nasip ederse gelecek yıllardaki Ramazanlarda, eski Ramazanlardaki geleneklerden esintiler yaşayabilmemiz dileğimle. Başta ülkemiz olmak üzere tüm İslam âleminin başımıza gelen salgın hastalıktan kurtulduğu günlere kavuşmak üzere. Yazıma Bursalı İsmail Hakkı’nın Ramazan ile ilgili yazdığı güzel bir dörtlükle son veriyorum:

“Sâye saldı ehl-i imân üstüne

Hamdülillah geldi mâh-ı ramazan

Doğdu ol nur ehl-i irfan üstüne

Hamdülillah geldi mâh-ı ramazan.”

KAYNAKÇA

Ayverdi, S. (2017). İbrâhim Efendi Konağı. İstanbul: Kubbealtı Neşriyâtı.

[su_box title=” YAZAR :” style=”default” box_color=”#333333″ title_color=”#FFFFFF” radius=”3″ class=”” id=””] Muammer Kartal [/su_box]

etiketlerETİKETLER
Üzgünüm, bu içerik için hiç etiket bulunmuyor.

Sıradaki içerik:

“NEREDE KALDI O ESKİ RAMAZANLAR?” SORUSUNA EDEBİYAT PENCERESİNDEN BİR BAKIŞ